Depremde patronlarını kaybeden işçiler, işçilerini kaybeden patronlar var, göç büyük: ‘Karşılıksız destek verin’

Depremde sanayi tesislerindeki zararlardan, ihracat üzerindeki etkilere birçok parametre dikkate alındığında 100 milyar dolar gibi bir maliyete ulaşıldığını vurgulayan Süleyman Sönmez ile depremin ekonomiye etkilerini ve seçim sürecini konuştuk.

ORTAK AKIL ŞART

– TÜRKONFED olarak ilk haftadan itibaren deprem bölgesine ziyaretlerde bulundunuz. Deprem bölgesine dair gözlemleriniz nasıl?

6 Şubat’ta memleketim Adana’daydım. İlk depremi evimde, aynı gün yaşanan ikinci büyük depremi ise İstanbul’da kurduğumuz TÜRKONFED Kriz Masası’na bölgeden destek vermek üzere çalışmalarımı yürüttüğüm ofisimde yaşadım. Ardından iki hafta boyunca bölgede kalarak, depremden etkilenen tüm şehirlerimizi ziyaret ettim, bu büyük felakete tanık oldum. Ayrıca paydaş STK’larımızla birlikte de bölgede ziyaretler gerçekleştirdik. Şu anda da deprem sonrası çalışmalarımızın koordinasyonu için bölgeye gidip gelmeye devam ediyorum. 2018’den bu yana çalıştığımız Kriz Yönetimi ve Koordinasyonu deneyimimiz o bölgede faaliyet gösteren 5 federasyon ve 44 derneğimiz aracılığıyla çok hızlı hareket ederek acil ihtiyaçların karşılanması için çalıştık, çalışmaya devam ediyoruz.

Böyle felakette sadece devlet kurumlarımızın yer aldığı değil özel sektör ve sivil toplumun da katıldığı bir mekanizmanın sağlıklı ilerleyeceğini biliyorduk. Bu nedenle özellikle ilk 72 saatte büyük önem taşıyan arama kurtarmadan acil ihtiyaçlara kadar büyük bir seferberlik başlattık. Şu anda da barınma da dahil her türlü İhtiyacın karşılanması için çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyoruz.

SADECE KONUT DEĞİL FABRİKA VE ATÖLYELER DE KURULMALI

– Deprem bölgesinin yeniden yapılanması için çalışmalar başlayacak. TÜRKONFED olarak nasıl bir yeniden yapılanma öneriyorsunuz? İş dünyası burada nasıl bir pozisyon almalı?

Kentlerimizi yapı stoku ile daha sağlam inşa etmek kadar önemli bir diğer konu da bilim insanları, şehir plancıları, sosyologlar, kentin kamu-yerel-ekonomik aktörleri ve vatandaşların katılımıyla kent konseyleri oluşturup, ortak akıl ile hareket etmek. Doğru planlama ve bilimden şaşmadan iş gücünden istihdama, sosyal-kültürel alanlardan üretime uzanan çok perspektifli akılcı politikaların devreye alınmasına ihtiyacımız var. Bu süreçte yalnızca kısa vadede değil orta ve uzun vadede de kamu, özel sektör ve STK’lar olarak seferberliğe devam etmeliyiz. Bölgedeki pek çok kentimiz ülkemizin hem bakliyat hem de yaş meyve sebze deposu. Küçük tarım işletmelerinden büyük sanayiye uzanan bir üretim var. Bu kentlerin ülkemize resmi rakamlarla 20 milyar dolarlık ihracat katkısı yaptığını görüyoruz. Bölgeden genel ihracata yapılan katkılar ve sınır ticareti ile birlikte 40 milyar dolarlık bir değerden söz edebiliriz. O nedenle üretim desenimizi yeniden şekillendirirken, yereldeki ekonomik potansiyeli ülkemizin kalkınmasının itici gücü haline getirmeliyiz. Devletimiz kredi ve teşvikler ile bölgeyi yeniden canlandırmaya çalışıyor ancak ilk etapta karşılıksız desteklerin ve hibelerin verilmesi önemli. Bu destek, traktörü enkaz altında kalan çiftçimizden atölyesindeki teçhizatlarını kaybeden küçük işletme sahibine kadar herkesi kapsamalı.

Bu noktada TÜRKONFED olarak uzun yıllardır ısrarla vurguladığımız “TOKİ Modeli ile Bölgesel Kalkınmaya Destek Sağlanmalı: KOBİ’ler Kira Öder Gibi Fabrika ve Atölye Sahibi Olsun” önerimizi hatırlatmak isterim. Bu model ile kent hayatı ve yerleşimlerin içerisinde yer alan yan sanayinin ve hizmetler sektörünün yüzde 99’unu oluşturan KOBİ’lerimiz için hem çevresel hem iktisadi anlamda yeni bir planlama ile pozitif etki oluşturan bir üretim kümelenmesi yaratılabilir. İlgili makamlar konut inşasının yanı sıra atölye ve fabrika tesisine de odaklanmalıdır.

DEPREM MALİYETİ 2-3 YIL EKONOMİNİN KAYNAKLARINI ZORLAYACAK

– Depremlerin ekonomik etkilerine yönelik bir ön değerlendirme raporu hazırladınız ve 84.1 milyar dolarlık mali hasardan bahsettiniz. Gelinen noktada bu hasarın miktarı arttı mı, yeniden inşa için ne kadarlık bir kaynak gerekecek, bu nasıl sağlanacak?

Son 5 yıldır afetlere hazırlık ve ekonomik toparlanmaya yönelik geliştirdiğimiz bir modelleme ile Elazığ ve İzmir depremlerinde de ön tespit raporları yayımlamıştık. O modelleme üzerinden yola çıkarak, ilk ekonomik tespitlerin geleceğin planlanmasında yol göstereceğine de inandığımız için Ekonomik Etki Analizi gerçekleştirdik. Bu çalışmamızda konuttan iş gücüne, GSMH’den üretime 84,1 milyar dolarlık bir mali hasarın oluşacağını söyledik. Bu ön tespitte henüz büyük sanayinin yapı hasarı, küçük sanayi sitelerindeki zarar hakkında bilgi sahibi değildik. Raporumuzun devamında bu kayıplarımızı değerlendirdiğimiz ve ‘deprem sonrası nasıl bir ekonomik toparlanma’ sorusuna yanıt verdiğimiz ikinci çalışmamızı da kamuoyu ile paylaşacağız.

Sonuç olarak sanayi tesislerindeki zararlardan, ihracat üzerindeki etkilere birçok parametre dikkate alındığında 100 milyar dolar gibi bir maliyete ulaşabiliriz. Milli gelirin yüzde 10-12’sine tekabül eden bu maliyet özellikle önümüzdeki 2-3 yıl ekonominin kaynaklarını zorlayacak. Maliyetin dış kaynak ve vergi, iç borçlanma gibi iç kaynaklardan karşılanacağını düşündüğümüz bu süreçte ekonomiyi çok iyi yönetmemiz lazım.

DEPREM BÖLGESİNDEN BÜYÜK GÖÇ VAR

– Deprem bölgesinden büyük yıkımdan sonra büyük de bir göç dalgası söz konusu. İnsanların tekrar memleketlerine dönebilmesi için hangi adımlar atılmalı, bu illerde nasıl bir ekonomi modeli uygulanmalı?

Hatay’da duvarlara yazılan ve hepimizi derinden etkileyen “Geri döneceğiz Hatay” yazısı bölge halkının umudunu ve geri dönme isteğini gösteriyor. İşletmeler açısından en büyük sorunun yapısal hasar değil göç, yaralanma ve psikolojik şok nedeniyle iş gücü kaybı olduğunu gördük. Patronlarını kaybeden işçiler, işçilerini kaybeden patronlar var. KOBİ’lerimizin ise üretimi başka yerlere taşımak için kaynakları ulunmuyor ancak bugün büyük bir göç var. Dolayısıyla bölge halkını orada tutabilmek için barınma ile iş gücünü entegre etmemiz gerekiyor. Biz de bu düşünceden hareketle TÜRKONFED olarak SEDEFED ve Habitat Derneği iş birliğinde bir proje geliştirdik. Depremden etkilenen kentlerde kalıcı konutlar yapılıncaya kadar bölge halkının barınmanın yanı sıra sosyal ihtiyaçlarını da karşılayacak KASABA adını verdiğimiz sürdürülebilir yaşam merkezleri kuruyoruz. Hatay-Samandağ, Kahramanmaraş ve Adıyaman’da toplam 1.800 konteynerlik sürdürülebilir yaşam merkezleri kuracağız, şu anda ilk etap olarak Samandağ’daki kuruluma devam ediyoruz. Bu alanlar barınmanın yanı sıra sağlık, eğitim, çalışma alanları, atölyeler, kadın merkezleri, çocuklara özel alanlar ve sosyal donatıları da kapsayacak. Bir diğer hedefimiz de bu alanları organize sanayi bölgeleri veya küçük sanayi sitelerine entegre etmek. Böylece bir yandan bölge halkının hayatlarını yeniden kurmalarına destek olurken diğer yandan da göçün önlenerek, istihdam ve iş gücü kaybının önüne geçilmesi ve üretimin bölgede kalmasına katkı sağlayabiliriz.

YAN SANAYİ TAMAMEN BİTTİ

– OSB’lerde bir iki il dışında çok büyük bir hasar yok. Ama yan sanayi ve küçük işletmelerde yıkım büyük. TÜRKONFED’in ‘önce küçüğü düşün’ felsefesini de göz önüne aldığımızda küçük işletmeler için neler yapılmalı? Bu anlamada yönetenlerden neler bekliyorsunuz?

Depremin ardından yaklaşık 20 OSB’yi ve çok sayıda küçük sanayi sitesini ziyaret ettim. Dediğiniz gibi OSB’ler daha iyi durumda, genel olarak değerlendirirsek yüzde 25 gibi bir zarar var ama onları besleyen küçük sanayi siteleri zor durumda. Yan sanayi özellikle Hatay’da tamamen bitti, Adıyaman’da bin işletmeye ev sahipliği yapan küçük sanayi sitesinin yüzde 60’ı yıkıldı. Ayakta kalan hafif ya da orta hasarlı işletmelerimiz de makine teçhizat ve atölyelerinde ciddi bir yıkım yaşadı. Gerek yapı kalitesinin gerek altyapının OSB’lere nazaran daha zayıf olması nedeniyle buralardaki toparlanma daha uzun sürecektir. Ayrıca sanayi bölgelerinin dışında yer alan esnaf ve KOBİ’ler için de acının ve yıkımın boyutu maalesef çok büyük. Şu anda hem bölge halkının hem de iş dünyasının ihtiyaçları tırlar ile ulaştırılıyor olsa da bunun sürdürülebilir olmadığı aşikâr. Dolayısıyla her şeyden önce bölgenin ayağa kalkmasını, kendi kendine yetebilmesini sağlamamız gerekiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı kredi ödemeleri ertelemeleri, KGF destekli kredi paketinin genişletilmesi, vadeli ve kredi destekleri, kısa çalışma ödeneği ve nakdi ücret desteği uygulamaları önemli. Bu noktada devletimizin tarımdan hayvancılığa, esnaftan sanayiye bölgenin yeniden toparlanmasında ilk can suyunu kredi ve teşvik ile değil doğrudan destek ve hibe ile gerçekleştirmesi toparlanma sürecini hızlandıracaktır.

DÖVİZ KURU VE FAZİ ARASINDAKİ İLİŞKİ BOZULDU

– 2023’e dönük plan yaparken seçim öncesi ve seçim sonrası diye bakılıyordu. Ancak deprem tüm planları alt üst etti. 2023’e dönük öngörülerinizi alabilir miyim, büyüme, işsizlik, döviz kuru, faiz, cari açık?

Bu depremi yaşamasaydık 2023 yılında yüzde 2,5 ila 3 arasında bir büyüme öngörüyorduk. Mevcut durumda ise sadece milli gelir kaybı ve iş günü kaybının 2023 GSYH üzerinde yaklaşık 1,7 puan negatif baskı oluşturmasını bekliyoruz. Yeniden inşa sürecinin maliyetinin ve buna bağlı borçlanma ihtiyacının yaratacağı baskıyı da dikkate aldığımızda negatif bir büyüme beklentimiz bulunuyor. Ancak bundan sonraki süreçte depremin yan etkilerine ve harcamalara bağlı olarak negatif yüzde 1 ila pozitif yüzde 1 arasında bir patikada büyüme beklentisi içindeyiz.

Depremin yarattığı hasarın cari denge üzerinde negatif sonuçları olmasını da bekliyoruz. GSYH’nin yaklaşık yüzde 4’ü civarında bir cari açık verebiliriz. Diğer taraftan bu büyüklükte felaketlerin ciddi bütçe açıkları yarattığını 1999 depreminden pandemiye küresel ve ulusal ölçekte yaşayarak gördük. 2022 yılını GSYH’in yüzde 2,52’sine ulaşan bütçe açığının 2023’te yüzde 6,1’e, 2024’te ise yüzde 5,30’a ulaşacağını öngörüyoruz. Bu oranın yüzde 5’in altına düşmesi ancak 2025 yılında büyüme patikasına geri dönüşümüzle gerçekleşebilir.

Döviz kuru ve faiz arasındaki ilişkinin ise reel anlamda bozulduğunu biliyoruz. Uyguladığımız ekonomi politikası ile dünyanın izlediği arasındaki makasın açıldığını da düşündüğümüzde bu iki konuda öngörüde bulunmak anlamlı gelmiyor. Gerek geniş tanımlı işsizlik gerekse de genç işsizlik oranlarımız hala yüksek. Deprem bölgesindeki kayıplarımızı ve yaşanan göçü göz önünde bulundurduğumuzda iş gücüne katılım ve istihdam yaratmak, yeni dönem önceliklerimizin başında gelmeli.

100 MİLYAR DOLARLIK MALİYET

– Enflasyon yüksek seyrini koruyor. Bu alanda ne tür riskler görüyorsunuz?

Enflasyon-faiz-kur sarmalı içinde yakalandığımız pandemi dönemi ve deprem felaketi, ekonomik parametrelerde ciddi sapmalara işaret ediyor. Deprem bölgelerimizin birer yaş meyve sebze, kuru gıda ve hayvancılık deposu olduğu göz önüne alındığında yaşanan afetin yarattığı kayıp zaten yüksek olan enflasyon oranlarımız üzerinde bir baskı yaratacaktır. Özellikle gıda enflasyonuna yönelik ciddi önlemler alınması gerekiyor. Diğer taraftan 100 milyar dolarlık maliyet, makroekonomik görünümümüzü beklenmedik şekilde değiştirecek. Bu kaynağın içeriden sağlanacak kısmı için bütçe açığının genişlemesi ve özel kesimin tasarruf fazlası veren bir konuma gelmesi gerekiyor. Dışarıdan sağlanacak kısmı için de faiz-kur dengesi, sermaye girişine elverişli bir yapıya gelmeli. Özellikle bütçe açığıyla birlikte faiz dengesinin etkileneceğini dikkate alarak, dayanıklılığı artırmak gerekiyor. Bunun için yeni yollar ve yöntemler aramak yerine bilimsel ve akılcı politikalar ile ülke risk primimizi azaltıp hem kamu hem de özel sektörün yurtdışından daha uygun şartlarda finansman ihtiyacını karşılamalıyız.

– Seçime giderken siyaset gündemi de çok hareketli. Yeşil sahalardaki ırkçı söylemlerden tutun da kullanılan kutuplaştırıcı dile kadar. Sizin bu süreçte beklentileriniz neler, nasıl bir Türkiye hayali ile seçime gidilmeli?

Aklımız, fikrimiz, kalbimiz deprem bölgesinde olsa da seçim sürecine girmiş bulunuyoruz. Deprem bölgesinde yaraları birlikte sararken, dayanışmadan, birliktelikten bahsederken bahsetmiş olduğunuz olayları yaşamak son derece üzücü.

Bizim çeşitliliği, farklılığı ve çoğulculuğu korumaktan başka yolumuz yok. Ortak umutlarımızı, hayallerimizi ve geleceğimizi “BEN” değil yeniden “BİZ” olarak Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına taşımamız gerekiyor. Demokrasiyi bir yaşam tarzı haline getirdiğimiz, özgür ve yaratıcı düşünceyi benimseyen bir eğitim sistemi uyguladığımız, yerküre ile ilişkimizi çevre ve iklim değişikliği çerçevesinde ele aldığımız, toplumsal refahı tabana yaydığımız, adil üretim ve adil paylaşımı artırdığımız, toplumsal cinsiyet eşitliği sağladığımız, beyin gücümüz gençlerimizi ülkemiz ekosisteminde tutmamız, kısacası insanımıza yakışır bir hayatı bugünden tasarlamamız önemli.

İçinden geçtiğimiz süreçte siyaset ve depremi muhakkak birbirinden ayrıştırmalı, yaşadığımız büyük felaketin siyaset üstü olduğunu unutmamalıyız! Kutuplaştırma ve ayrıştırma dili ile yürüyeceğimiz yol yok. Seçim sürecinde de fikir ve ifade özgürlüğü ile evrensel demokratik değerler çerçevesinde yürütülmesine özen göstermeliyiz. Geçmişin acı hatıralarını tarihe gömdüğümüz bir Türkiye’yi, ülkemiz siyasetinin yaratabileceğine inanıyorum. Birleştiren, barıştıran, konuşturan, uzlaştıran bir toplumsal dili öncelikle siyaset başta olmak üzere büyük bir zihniyet değişimi ile gerçekleştirebiliriz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*